Arazideyiz
 
Register
Welcome
 
Arazideyiz > ARAZİ > OFF-ROAD CAFE > GENEL KONULAR » Ünlü Yazarlardan Kısa Öyküler
GENEL KONULAR Edebiyat, komik, anı, ilginç, oyun vb konular...

Cevapla
Okunmamış 19-07-2009, 15:51   #1
SDC
SDC nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
 
Sevtap Dilek Çimen
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 715
Lightbulb Ünlü Yazarlardan Kısa Öyküler

Uygun bir başlık oluşuncaya kadar Cafe ye gelenler okusun diye burada açtım başlığı

Hep off road, sırf off road olmaz...
__________________
Defenders never die they come back recycled

Konu SDC tarafından (19-07-2009 saat 16:14 ) değiştirilmiştir.
SDC nickli üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile cevapla
Okunmamış 19-07-2009, 16:13   #2
SDC
SDC nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
 
Sevtap Dilek Çimen
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 715
AZİZ NESİN / LA FONTAINE iN YAZAMADIĞI MASAL

Hayvanlar kendi aralarında en zeki hayvan yarışması düzenlemişlerdi. Her hayvan kendini hayvanların en zekisi sandığından bu yarışmayı kazanacağını sanıyordu. Ama hepsi de yarışmanın birinciliğine iki güçlü aday olduğunu bilmekteydi; bu adaylardan biri tilki biri de sansardı.

Kurnazlıkta zekada bu ikisine üstün başka hiçbir hayvan yoktu. Bu yarışmayı ya biri ya öbürü kazanacaktı.
En zeki hayvan yarışmasının yapılacağı gün yaklaştıkça yarışma birinciliğine iki güçlü aday olan sansarla tilki arasında korkunç bir rekabet başlamıştı. Bu iki zeki hayvan birbirlerine düşman olmuşlardı. Sansar tilkinin tilki de sansarın kazanmaması için elinden geleni yapıyordu.

Sansar
- Tek tilki kazanmasın da zarar yok ben de kazanmamaya razıyım... diyordu.

Tilki de
- Tek sansar kazanmasın da kim kazanırsa kazansın... diyordu.

Durum bu denli düşmanlığa varınca sansarla tilki en zeki hayvan yarışmasının birinciliği için başka bir aday aramaya başladılar. Öyle bir hayvan bulmalıydılar ki zeka konusunda kendileriyle yarışa çıkamasın onlara bir zararı olmasın yani hayvanların en aptalı olsun. Araya araya buldular bu hayvanı: Öküz...

Bir sabah sansar yemyeşil bir çayırlıkta otlamakta olan öküzün yanına gidip
- Merhaba öküz kardeş diye söze başladıktan sonra öküzün zekasını övmeye başladı.
Öküz büyük bir alçakgönüllülükle gülümseyerek
- Benimle alay mı ediyorsun sansar kardeş? dedi.

Sansar
- Ne diye alay edecekmişim dedi hayvanların en zekisiyle alay etmek haddime mi kalmış...
Sansar öküzü hayvanların en zekisi olduğuna inandırmak için diller döktü. Bununla da yetinmeyip öbür hayvanları da öküzün en zeki hayvan olduğuna inandırmaya çalıştı.

Sansardan sonra çayırda otlayan öküzün yanına tilki gitti. Kendisine bön bön bakan öküze
- Ah öküz kardeş dedi gözlerinden zeka kıvılcımları çıkıyor. Öküz
- Ben her ne kadar öküzsem de sandığın kadar da öküz değilim kendimi bilirim dedi.

Tilki
- İnan olsun öküz kardeş dedi senin o zeka kıvılcımları çakan pırıl pırıl gözlerine bakarken ipnotize olup kendimden geçiyorum. En zeki hayvan yarışmasının rakipsiz tek adayı sensin.
Tilki öküzün zekasını tanıtmak için can düşmanı sansardan daha büyük bir reklam kampanyasına girişti.

Hayvanlar öküzün zeki olmadığını yarışmayı kesinlikle kazanamayacağını elbet biliyorlardı. Ama sansarla tilkinin kendilerinden baskın çıkıp en zeki hayvan seçilmemesi için öküzün zeki olduğu yalanına inanmadıkları halde inanmış göründüler. Birbirlerine öküzün ne büyük zekası olduğunu ballandıra ballandıra anlatmaya başladılar.
- Aman zürafa kardeş bizim öküz yok mu ben onun kadar zeki hayvan görmedim...
- Hiç bilmez olur muyum devekuşu kardeş öküz benden bile zekidir. Sen ne dersin leylek kardeş?
- En zeki hayvan yarışmasında ben oyumu gözümü kırpmadan öküze vereceğim. Dağlar taşlar ormanlar çöller kayalar dereler hayvanların öküz övgüleriyle yankılanıyordu:
- Hayvanların en zekisi öküzdüüüür!
- Öküzden daha zeki hayvan yoktuuuur!
- Bizim en zekimiz öküüüüz!

Bütün hayvanların bu yoğun propagandası karşısında öküz de yavaş yavaş gerçekten hayvanların en zekisi olduğuna inanmaya başlamıştı. Kendi kendine şöyle diyordu:
- Çakal sansar tilki bütün hayvanlar söylüyor hayvanların en zekisi benmişim. Hepsi de aldanmıyor ya öyleyse dedikleri doğru...

Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar öküzün hayvanların en zekisi olduğunda anlaştılar. Böylece öküzün hayvanlar toplumundaki yeri işi görevi düzeyi yükselmiş oldu. Öküz artık kasıla kasıla yürüyor şişine şişine böğürüyor yayıla yayıla kuyruk altından mayıs bırakıyordu.

Gel zaman git zaman... Hayvanlar arasında çiftesi en pek hayvan yarışması yapılacaktı. Hiç kuşkusuz çiftesi en pek hayvan ya at yada katırdı.

Eşek de
- Benim de çiftem güçlüdür! diye araya giriyorduysa da katırla atın çiftesi yanında eşeğin çiftesinin adı bile geçmezdi.
Katır atın at da katırın çiftesi en güçlü hayvan diye seçileceğinden korkuyordu. Bu iki hayvan arasında tarih boyunca süren kanlı bir çifte atma rekabeti vardı. Bu iki can düşmanı yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine atıp tutmaya başladılar. At şöyle diyordu:
- Hıh katırın çiftesi de çifte mi sanki... Öküz bile ondan daha sert çifte atar. Babası eşek olan bir hayvanın çiftesinden ne çıkar..

Katır da şöyle demekteydi:
- Atın çiftesiyle sinek bile ezilmez. Öküzün çiftesi bile atınkinden daha güçlüdür.
At derede su içmekte olan öküzün yanına gidip ona şöyle dedi:
- Ey sayın öküz sen dünyanın yalnız en zeki değilhem de çiftesi en güçlü hayvanısın!
Art sol ayağıyla bastıgı taze fışkıdan fos diye bir ses çıkaran öküz
- Aman at kardeş dedi sen varken benim çiftemin lafı mı olur.

At üsteledi:
- Yoo sayın öküz sen bir çifteyle katırı devirirsin. Boşuna alçakgönüllülük gösterme.
At gitti arkasından katır öküzün yanına geldi
- Dünyanın çiftesi en güçlü hayvanı sayın öküze saygılarımı sunarım dedi.
Öküz bu sözlere önce inanmak istemedi ama katır
- Benim çifte de atın çiftesi de seninkinin yanında hiç kalır.. deyince
- Ben onlardan daha iyi bilecek değilim ya... diyerek çiftesinin pekliğine inanmaya başladı.

Her hayvan kendini çiftesi en güçlü hayvan sanıyordu. Horoz bile mahmuzuyla çifte atabileceğini sanmaktaydı. İşte bu yüzden bütün hayvanlar çiftesi zayıf bir hayvanın çiftesi en pek hayvan olarak seçilmesini istemekteydi.

Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar öküzün çiftesi en güçlü olduğunda birlik gösterdiler. Böylece en zeki hayvan olan öküzün çiftesi en güçlü hayvan olarak da hayvanlar toplumundaki yeri işi görevi düzeyi daha da yükseldi.

Gel zaman git zaman... Hayvanlar arasında hızlı koşma yarışı yapılacaktı. Her hayvan hatta kaplumbağa bile kendisini en hızlı koşan hayvan sanmaktaydı. Ama yine her hayvan içinden en hızlı koşan hayvanın ya tavşan yada tazı olduğunu biliyordu. Hepsinin içinde de her zaman her yerde olduğu gibi en güçlüye en başarılıya düşmanlık kıskançlık çekemezlik duyguları vardı. Onun için en hızlı koştuklarını bildikleri halde tavşanla tazının yarışmayı kazanmasını istemiyorlardı.
Hızlı koşmada en amansız rakip olan tavşanla tazı yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine can düşmanı olmuşlardı. Tazı
- Ben birinci olmayacaksam öküz olsun daha iyi... diyordu.
Tavşan da aynı düşüncede olduğundan öküze gidip
- Sen yalnız en zekimiz en çiftesi güçlümüz değil hem de bizim en hızlı koşanımızsın sayın öküz dedi. Öküz tavşana
- Tazı da senin gibi düşünüyor... dedi.
Yarışma günü gelip çattı. Bütün hayvanlar koşmaya başladılar. Hızlı koşabilenler rakipleri birinci olmasın diye birbirlerini çelmelediklerinden önleyip engellediklerinden düşüp devriliyorlardı. Hepsi de içlerinde en yavaş koşan öküzün birinci gelmesini istiyorlardı ona yol veriyorlardı. Bunun sonunda öküz birinci oldu.

En zeki en çiftesi pek en hızlı koşan hayvan seçildiğinden öküzün hayvanlar toplumundaki yeri düzeyi işi görevi daha da yükselmişti. Öküzün burnu büyümüştü yanına varılmıyordu artık. Gel zaman git zaman... En yakışıklı hayvan seçimi yapılacaktı. Bütün hayvanlar kendilerini en yakışıklı sanmaktaydı. Ama hepsi de en güzel hayvanın dağ keçisiyle geyik olduğunu da biliyorlar bu iki güzel hayvanı kıskanıyorlardı. Tek onlar birinci seçilmesin de isterse öküz en yakışıklı en güzel hayvan seçilsin...

Geyikle dağ keçisine gelince bu iki rakip birbirlerinin aleyhine propagandaya girmişlerdi. İkisi de birbirlerinin çok çirkin olduğunu yayıp duruyordu. Dağ keçisi geyik geyik de dağ keçisi için
- Öküz bile ondan yakışıklıdır... diyordu.

Öbür hayvanlar da yalan olduğunu bildikleri halde öküzün en yakışıklıları olduğuna inanmış görünmeye başlamışlardı. Seçim günü geldi. Bütün hayvanlar oylarını öküze verdiler. Böylece öküz en yakışıklı en güzel hayvan seçildi. Bu seçimden hayvanların en güzeli en yakışıklısı olan geyikle dağ keçisi bile memnundu.
Gel zaman git zaman... Hayvanlar arasında en yırtıcı olanı seçilecekti. İki aday vardı biri kurt biri de kuş... Kuş deyince serçe kuşu değil kartal. Kurtla kartaldan daha yırtıcı hayvan yoktu. Ama yine.de bütün hayvanlar bu gerçeği bildikleri halde kendilerinin en yırtıcı olduğunu sanıyorlardı.
Kartal yatıp geviş getirmekte olan öküzün yanına gitti:
- Sayın öküz dedi akılsız kurt kendisini senden daha yırtıcı sanıyor. Öküz
- Ben hiç yırtıcı değilimdir dedi çünkü ot yerim.
- Yooo hiç alçakgönüllülük göstermeyin boşuna... Siz kurda göre çok daha yırtıcısınız.
Az sonra da yanına gelen kurt öküze
- Dünyanın en yırtıcı hayvanını selamlarım... dedi.

Öküz
- Yanılıyorsun kurt kardeş dedi evet ben en zeki hayvanım. Evet en çiftesi pek hayvan benim. Evet en hızlı koşan hayvan benim. En yakışıklı hayvan da benim. Ama en yırtıcı değilim. Sen benden çok daha yırtıcısın.

- Hayır hayır... İstersen sen benden üstün olabilirsin yırtıcılıkta...
Seçim günü gelip çattı. Öküz hayvanların oybirliğiyle en yırtıcı hayvan seçildi. Bu birincilikten sonra hayvanlar toplumundaki yeri işi düzeyi daha da yükseldi.
Gel zaman git zaman... Hayvanların en düşünür olanı seçilecekti. Elbette bu yarışmada en güçlü iki aday kazla hindiydi. Her zaman olduğu gibi bu iki güçlü aday birbirlerine düşünce yine öküz en düşünür hayvan seçildi.
Gel zaman git zaman... En koruyucu hayvan seçimi yapılacaktı. Elbette hak çoban köpeğiyle kurt köpeğinden birinindi. Ama en koruyucu hayvan seçiminde çoban köpeğiyle kurt köpeği bile oylarını öküze vermişlerdi. Öküzün

- Ben kendimi bile koruyamam... demesi seçilmesini önlemedi. Ama seçimden sonra öküz de kendisinin en koruyucu hayvan olduğuna inanıp böğürerek köpek taklidi yapıp havlamaya çalıştı.

Gel zaman git zaman... En büyük hayvan seçimi yapılacaktı. Ya fil ya deve kazanacaktı yarışmayı. Ama karınca bile kendini hayvanların en büyüğü sandığından fille deveyi büyüklükte çekemiyor başka bir hayvanın birinci olmasını istiyordu. Fille deveye gelince onlar da birbirlerine düşmüşlerdi. Seçim yapıldı. Çok demokratik bir seçim olmuştu. Öküz seçimi kazanmış hayvanların en büyüğü seçilmişti.

Artık böbürlenmesinden öküzün yanına varılamıyordu.

Gel zaman git zaman... En sütlü hayvan yarışması yapılacaktı. Yarışmayı ya ineğin ya mandanın kazanacağı biliniyordu Ama gelgelelim memeleri olmayan bütün yaşamında bir damla süt bile görmemiş olan tavuklar bile kendilerini en sütlü hayvan sanıyorlar bu yüzden de mandayla ineği kıskanıyorlardı. Aralarındaki rekabet yüzünden birbirlerine düşmüş olan mandayla inekse tek rakibi birinci olmasın diye öküzün en sütlü hayvan olduğunu söylüyorlardı. Manda öküzün yanına gidip ona en sütlü hayvan olduğunu söyleyince öküz
- Siz beni kızkardeşim inekle karıştırdınız galiba dedi ben hiç süt vermedim şimdiye dek... Memelerim de yok. Manda
- Maşallah siz o kadar sütlü bir hayvansınız ki dedi süt vermek için memeye bile ihtiyaç yok.
Arkadan inek öküzün yanına geldi. Ağabeyine en sütlü hayvan olduğunu söyledi. Öküz
- Yahu memem bile yok ki süt vereyim... dedi. Öküz böyle söylerken biyandan da işiyordu. Bunu gören inek
- İşte işte bak ne güzel de süt veriyorsun! diye bağırdı. Öküz
- Ne sütü yahu işiyorum... dedi. İnek de ona
- Demek sen şimdiye dek hep süt işiyormuşsun da haberin bile yokmuş... dedi.

Bütün hayvanlar başta en sütlü hayvan olan mandayla inek öküzün en sütlü hayvan olduğunu yaymaya başladılar. Dağ-taş onların yaydıkları reklamla inledi.
- En yağlı süt öküz sütü!
- Sütlerin en temizi öküzün sütüdür.
- Öküz öyle sütlüdür ki süt işer!
Bu yoğun reklamlarla artık öküz de sidiğinin süt olduğuna sanrı renkli süt işediğine inanmıştı.
Seçim zamanı geldi. Bütün hayvanlar en başta da inekle manda oylarını öküze verdiler. Böylece öküz en sütlü hayvan seçildi.

Gel zaman git zaman... Hayvanlara yeni bir başkan seçilecekti. Oldum bittim hayvanların başkanı elbet aslandı. Yine bir aslanın başkan seçileceğine hiç kuşku yoktu. Ama ne var ki kaplan da başkanlığa adaylığını koymuştu. Kaplan
- Ya o ya ben!... diyordu.

Kaplan böyle diyordu ama aslanın yine başkan seçileceğinden korkuyordu. Bunun üzerine "Ya o ya ben!" diyen kaplan
- Ne o ne ben! demeye başladı.
Aslan da kaplanın başkanlığa adaylığından sonra başkan olmaktan umutsıızluğa kapılmaya başlamıştı. Ya kaplanı başkan seçerlerse... Tek kaplan seçilmesin diye aslan da
- Ne o ne ben! demeye başladı.

Bütün hayvanlar hak etmediklerini layık olmadıklarını bile bile hayvanların başkanı olmak istiyorlardı. Her başarılı her güçlü kıskanıldığından onlar da aslanla kaplanı çekemiyor kıskanıyorlardı. İşte böyle böyle hayvanların başkanlığına öküz aday gösterildi. Çünkü hayvanlar inanmadan öküzü en zekileri seçmişler ama sonra sonra inanmaya başlamışlardı. Öküzü yalan olduğunu bile bile en sütlü hayvan en güzel hayvan seçmişler sonradan bu seçim resmileşince kendi yalanlarına inanmaya başlamışlardı. E böyle olunca en zeki en çiftesi pek en hızlı koşan en yakışıklı en yırtıcı en düşünür en iyi koruyan en büyük en çok süt veren hayvan olan öküz neden hayvanların başkanı olmasındı? Bu denli çok üstünlük ne aslanda vardı ne de kaplanda... Kaldı ki rakibi kaplan seçilmesin diye tarih boyunca hayvanların başkanı olan aslan bile öküzün başkanlığa kendisinden daha layık olduğunu söylüyordu. Yeni başkan adayı kaplansa
- Başkanlık öküzün hakkıdır! diyor da başka bişey demiyordu.

Öbür hayvanlara gelince nasıl olsa kendileri başkan olamayacaklarına göre onlara en az zararı olan hiç de rakip saymadıkları öküzün başkan olmasını istiyorlardı. İşte böylece seçim zamanı gelince bütün hayvanların oybirliğiyle öküz başkan seçildi. Başkan öküz kendini gerçekten başkan sanarak başkan gibi davranmaya başlayınca hayvanlar da bu davranışı karşısında onu gerçekten başkan sanmaya başladılar.

Hayvanların tarihini yazan gergedan çağını yazdığı tarih kitabına bu olayı şöyle yazdı:

"Atla katır tepişir olan eşeğe olur. Öyle zaman gelir güçlüler birbirine girer arada öküz bile başkan olur."
__________________
Defenders never die they come back recycled

Konu SDC tarafından (19-07-2009 saat 16:20 ) değiştirilmiştir.
SDC nickli üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile cevapla
Okunmamış 19-07-2009, 21:40   #3
avdanc
avdanc nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
 
cüneyt
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: İSTANBUL
Mesajlar: 21.583
Görseller: 24
sevtap ellerine sağlık güzel bir köşe olmuş arazideyiz off-road cafe kütüphanesi olsun burası teşekkürler...
avdanc nickli üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile cevapla
Okunmamış 19-07-2009, 22:33   #4
SDC
SDC nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
 
Sevtap Dilek Çimen
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 715
Alıntı:
duman nickli üyeden alıntı Mesajı göster
sevtap ellerine sağlık güzel bir köşe olmuş arazideyiz off-road cafe kütüphanesi olsun burası teşekkürler...


Aaa bu kadar olur yani, bende bu öyküyü eklerken isim düşünmüştüm ve aklımdan ilk geçen "kütüphane" olmuştu
__________________
Defenders never die they come back recycled
SDC nickli üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile cevapla
Okunmamış 29-07-2009, 18:55   #5
SDC
SDC nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
 
Sevtap Dilek Çimen
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 715
SAİT FAİK ABASIYANIK / ÇATIŞMA


Çürümeden çok önce, galiba kokuşmadan da evvel, ölümle dirim arasında geçen kavganın sonundaki boşlukta; birtakım ecza şişelerinin küçüklü büyüklü, sıra sıra dizildikleri, ağızlarını açıp bekleştikleri zamanı; ötekisi ile; sıcacık bir oda ve bir sepet içinde kokmaya, bir kurt yüzünden bozulmaya, delirmeye, canlanmaya hazırlandıkları zaman parçası ile karıştırıyorum.
Burnuma yıldızlardan, çamurdan, tohumdan, yosundan, denizden, albümin ve asit parçalarından güzel diyebileceğim bir koku; taze balıkların taze kokusu daha meme emmemiş, yıkanmamış çocuk kokusu, süt kokusu, bir genç saç kokusu geliyor.

Bu ölüm ve doğum rüyası içinde şafak atıyor. Kalkıyorum. Kollarıma uykusuzluğumun hırkasını geçiriyorum. Dar geliyor. Şafak söküyor, aynadaki yüzüme saldırıyorum, bakıyorum.

Birdenbire viyaklayarak bir çocuk doğuyor. Birdenbire; saniyelerle seneler birbirine karışmış bir halde büyüyor. On beş, on altı yaşlarında güzel bir erkek çocuk oluyor. Elleri fildişinden... Avuçlarını açıyor; dört nasırı var.

''Kürek çekmeden oldu'' diyor, ''küreği bırakırsam bir ay içinde nasır namına bir şey kalmaz.''

Fildişinden uzun parmaklı ellerini çeviriyor. Kıpkırmızı, tütüyorlar. ''Kartopu mu oynadın?'' diyorum.

Dişlerindeki aydınlığı gözlerinin ve kaşlarının karası kesiyor. Alnının sakin mermerinin soğuk, buz gibi, yapışan buz gibiliğinden kabarmış dudağının çatlamış kırmızısını elime sürüyor.

''Babacığım'' diyor, ''beni affet!''

Kadın siyahlar giymiş, beyaz yüzünün etleri durmuş, çizgileri durmuş, onun da alnının beyaz mermeri çizgi çizgi durmuş bir zaman parçası her yerinde, elbisesinde bile durmuş. Balık pulundan gözleri var. Avucunun derisi kedi dilinden. Nefes alışında tüy sıcaklığı ile kar soğukluğu, uzun uzun bacaklarındaki büyük ve çıplak ayaklarda çatlak çatlak sarı ve ölü bir ikinci, bir üçüncü deri; oğlan çocuğunun yanında durmuş...

Çocuk, ''Baba, affet! Ölmüş anama acı!''

Çocuk da, babası da, bir kenarda gözlerini açmış onlara bakan bir başka adam da ölmüş ananın, çocuğun yanındaki yerine telaşsız bakıyorlar. Görüyorlar bu üç kişi de o garip, fosfordan, böcekten, kardan ve kıştan, balık pulundan, mermerden ve buzdan, sıcaktan ve soğuktan kadını.

Ama baba adam bir silkinişte bu yalancı yokluğu, var gibi bir şiddetle kafasından iter itmez kadın yoktu ki kaybolsun.

Ama çocuk, affedilmek için yanında yarattığı ve babasına, babasının yanındaki şahide tutup gösterdiği kadının -kendi kendisi de görüp de inanmadığı kadının- bir hamlede üstünden atlayıveriyor. Çocukla babası arasındaki şahit daha fazla duramıyor. Kadının arkasına düşüyor, aşktan kudurmuş gibi bir gülüşle gidiyor. Kalıyorlar baba oğul yalnız...

Baba şimdi birtakım ecza şişelerinin küçüklü büyüklü sıra sıra yanı başına dizildikleri ve ağızlarını açıp bekleştikleri zamanla, ötekisini; bir kurt yüzünden bozulmaya başlayan zaman parçasını birbirine karıştırıp hatırlıyor. Çocuğun burnuna yıldızlardan, çamurdan, tohumdan, albümin ve asit parçalarından bir taze ve belirsiz balık kokusuna, çok uzaklardan alınmış bir deniz kokusuna benzeyen bir koku geliyor. Bu sefer yeşile çalan bir yüz, sarı eller, kırmızı tüylerle bir şeytan gibi dünyanın üstüne güneş kapanıyor.

''Baba! Baba!'' diye sesleniyor çocuk.

Ses almayınca çekiliyor bir kayanın arkasına. Baba ancak bir çalılığa yüzükoyun uzanabilecek vakit buluyor.

Sessiz, mavi, durgun bir gecenin ortasında bir silah patlıyor. Sabaha kadar çalılıklardan ve kayalardan silah sesleri geliyor...

****
Ben evlenmedim. Tabii çocuğum da olmadı. Ama varsa... Olabilir a. Benim kurdum bir ölmeyecek yerde saklanıp beklemiş ve bir beyaz kadının içinde büyümüştür. O kadını hayal meyal görüyorum. Ben o zamanlar İstanbul Lisesi'nde talebe idim. Gülhane Parkı'nda tanışmıştık. Zor başlamıştı sevgimiz. Ama sonra, onun tarafından gelen, gitgide büyüyen ve benim sevgimi miniminicik eden bir aşkla bitmişti.

Orada, Kuruçeşme'deki koruda, ağaçların altına yatardım.

Ben bir hayalet kadar zayıf, beyaz mavi gözlü, on altı yaşında lacivert elbiseli, çarliston pantolonlu, papyon kravatlı, şık fesli, nahif bir mektepli efendi idim.

O yeşil gözlüydü. Çocuğumun yanında göründüğü gibi koyu siyah gözlü değildi. Siyahlar da giymezdi. Yanakları kırmızı kırmızıydı. Sarı, kırmızı saçları vardı.

Bir perşembe akşamı mektepten çıkmış eve dönüyordum. Bizden iki sınıf daha büyük bir sınıftan bir çocuk yanıma yaklaştı.

- Bana bak, dedi bana, seni bir daha .......la görmeyeyim.

(Ah, o kızın adı neydi? Neydi yarabbi? Tuu Allah kahretsin! Nasıl hatırlamam. Nasıl olur, nasıl olur?)

Güldüm. Öteki çocuğun yüzü sapsarı oldu. Deli gibi etrafına bakındı. Kavga çıkaracak sandım. Görünürde kimseler yoktu.

- Sana yalvarırım, diye diz çöktü çamurun içine. Sen onu almazsın. Ben evleneceğim. Sen olmasan bu iş çoktan olacaktı. Ben okumayacağım. Bizim dükkânımız var; orada çalışacağım. Hemen evleneceğiz. Yapma, n'olur? Bak biliyorum yarın randevunuz var. Koruya gideceksiniz. Gitmeyiver. Ne olur? Ne kaybedersin? Sen zevkini sürdün. Bırak. Sen başkasını da bulursun ama gidersen bak...

Dedi kaldı. ''Karışmam'' diye tehdit edemedi. Gözleri yaş içinde idi.

- Peki anam dedim, peki. Vallahi gitmeyeceğim.

Sözümü tuttum. Gitmedim. Belki de tehdit edemediği için korkmuştum. Hatırlamıyorum. O zamanlar şimdiki gibi güzel insan yüzüne bile candan bakmaya korkanlardan değildim.

Otuz sene geçti aradan. Ama ben hep, değil değil çok az, on senede bir kere sabah uykusundan böyle uyanır, karımı, çocuğumu (hep on altı yaşında görürüm oğlumu) görürüm. Karım ölmüştür. Çocuğumla silah silaha geliriz. Neden o benden af diler? Bilmem. Sonra neden bir kayanın arkasına çekilir ve ateş eder? Bilmem.

Ama böyle sabahlarımda kırlara çıkar, bir kadın ve bir çocukla akşamlara dek uğraşır dururum.

Deniz, Ada'nın kıyılarını yer durur. Uzaktan motor sesleri duyarım. Bir kır kahvesinin sandalyesinde yüzüm sapsarı, her gören, ''Sana ne oldu böyle yahu?'' diye sorunca çileden çıkarak, kimseye görünmemeye çalışarak dolaşırım.

Sonra otuz yaşlarında elli yaşında gözüken Evkaf'ta tahsildarlık eden bir adamcağız görür gibi olurum. Türbede tramvay bekliyor ve sabırsızlanıyordur. Kim görmüştü geçenlerde onu, unuttum. Sana benzeyen bir adam gördük. Elinde yırtık bir evrak çantası vardı. Senin gibi bitkin, yorgundu. Suratından düşen bir parça oluyordu. Hatta bir aralık nereye böyle diyecek olduk. Baktık ki suratın bozuk, vazgeçtik. Yanımızdan geçerken ''Müsaade buyurun'' deyince adama dikkatli baktık... Sen değilsin. Ama yine de sana benziyordu.

- Ne tramvayında gördünüz, dedim.

- Edirnekapı tramvayında, dediler.

Boş bulundum:

- Odur muhakkak, dedim.

Kimdir diye sordular ama söylemedim; sanki o olduğuna eminmişim gibi.

- Hiç canım, dedim, ben de gördüm de o adamı. Evkaf'ta tahsildarmış. Az daha ben bile, ''Ne arıyorsun buralarda'' diyecektim, ''Mehmet, oğlum?''
__________________
Defenders never die they come back recycled
SDC nickli üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile cevapla
Okunmamış 16-08-2009, 15:00   #6
kamyoncu
kamyoncu nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
 
*Yeni Üye
Üyelik tarihi: Jul 2009
Mesajlar: 13
SUNAY AKIN'DAN 'BIR 'KIS KIS' MASALI..

İnsanların dünyasının hayvanların sırtına yüklenerek anlatıldığı öyküleri sevemedim bir türlü. Hani şu 'fabl' denilen türden söz ediyorum. Böylesi öyküleri son derece didaktik bulduğumdan, içerdikleri mesajlar düşünceme sokulmuş bir parmak gibi hayallerimi acıtmıştır. Fabl denilince de akıllara ilk gelen Lafonten oluyor elbette. İşte ben, Fransız şair Lafonten'in yazdıklarına ilkokul sıralarından beri ısınamadım gitti. Orhan Veli'nin Türkçemize kazandırdığı Lafonten'in fablları, hayvanlar hakkında yıllardır önyargılar oluşturmuştur ve ne yazıktır ki, bu yanılgılar günümüzde de devam etmektedir. Sakın ola ki adamın arkasından konuştuğumu sanmayın. Paris'te, ünlü Perlaşez Mezarlığı'nda mezarını buldum ve hakkındaki düşüncelerimi Lafonten'in yüzüne karşı söyledim. Neymiş efendim, tilki dala tünemiş karganın ağzındaki peyniri kapmak için ona sesinin çok güzel olduğunu söylemiş ve bir şarkı söylemesi için adeta yalvarmış. Karga da buna kanmış ve ağzını açınca peynir yere düşmüş, kurnaz tilki aptal kargayı kandırmış. Pöh! Karga, tilkinin bir peynir parçası için yalancılığını yüzüne vurarak, "Böylesine hilekâr, bayağı duruma düşmenin nedeni şu peynir parçasıysa, al senin olsun," demiş olamaz mı? O karga ki, zekâ olarak insanın hemen ardından gelen canlıdır. Maymunun yeri üçüncü sıradır. Bir de ağustos böceği ve karınca hikâyesi vardır ki, sormayın gitsin... Bu hikâye, fabllardaki hatalar sıralamasında ilk sırada yer alır. Anımsamayan var mıdır bu hikâyeyi? Karınca bütün bir yaz çalışmış, güneş tepede ortalığı kavururken hiç durmadan yiyecek taşımış yuvasına... Ağustos böceği ise saz çalmış koca yaz... Hem de bir ağacın gölgesine uzanarak ve önünden geçip duran karıncadan akan tere hiç aldırmadan... Derken, kış gelip çatmış, doğa beyaz battaniyesini ayaktan omuzlarına kadar üstüne çekmiş. Karınca sıcak yuvasına oturmuş keyif sürmekteymiş. Mutfak dolapları, hatta tüm çekmeceleri, yatağının altı bile yazın topladığı yiyeceklerle doluymuş. Ocakta çay kaynarken, sobanın üstünde kestaneler kızarıyormuş. Ve birden, kapısı çalınmış karıncanın... Biraz meraklı, biraz da üşenerek kalkmış yerinden... "Hayırdır inşallah!" demiş içinden, "Bu kış gününde kim ola ki gelen?" Kapıyı açınca karşısında soğuktan donmakta olan ağustos böceğini görmüş. Zavallı ağustos böceği bir deri, bir kemik kalmış açlıktan... Titreyen sesiyle yalvarmış karıncaya: "Ne olur, bir dilim ekmek..." Karınca, "Hayır arkadaş, ekmek mekmek yok sana..." demekle kalmamış, bir de aşağılamış zavallıyı: "Madem bütün bir yaz saz çaldın, şimdi de oyna biraz..." Bu ne yahu? "Gel, ne olursan ol yine gel," diyen Mevlana'nın torunları bu öyküye layık mıdır? Kapıyı çalıp, ekmek, su isteyen kan davalın bile olsa, "Ocağına düştüm," dediğinde isteğini yerine getirmenin gelenek olduğu bu topraklarda, zor durumda olanın yüzüne kapıyı kapatmanın çalışkanlıkla ne ilgisi olabilir? Üstelik, ağustos böceği bütün bir yaz saz çalmış... Yani, o bir müzisyen, sanatçı, konservatuvarda öğrenci... Çalışmayı övmenin karşılığı sanatçıyı yerin dibine sokmak mıdır? Oysa, bu saçma sapan masalın anlatıldığı okulların duvarlarına Atatürk'ün şu sözleri yazılmaktadır: "Efendiler, milletvekili hatta cumhurbaşkanı bile olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız..." Yani demiş ki, güzel Atam, milletvekili, cumhurbaşkanı olabilirsiniz ama ağustos böceği olamazsınız. Bir de masalı National Geographica açısından ele alalım: Bir ağustos böceği doğmadan önce toprağın altındaki bir lavrada ortalama olarak 12 yıl bekler. Evet, tam 12 yıl. 12 yıllık hapislikten sonra dünyaya gelen garibanın ömrü adında yazılıdır: Ağustos. Yani topu topu bir ay... Şarkı söyleyen yalnızca erkek ağustos böceğidir. Çünkü dişi, en güzel şarkıyı söyleyeni kendine eş seçecek ve çiftleşecektir. Düşünsenize, 12 yıl toprağın altında bekle, dışarı çık. Ömrün bir ay... Buldun, buldun... Bulamadın, bir daha yok. Siz olsanız çalışır mıydınız?
kamyoncu nickli üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile cevapla
Okunmamış 21-12-2009, 22:09   #7
avdanc
avdanc nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
 
cüneyt
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: İSTANBUL
Mesajlar: 21.583
Görseller: 24
Dört mevsim masalı

DÖRT MEVSİM MASALI

Bir zamanlar Toprak Ana, evinde yalnız yaşıyormuş. Yalnız yaşamak zormuş, bu yüzden canı çok sıkılıyormuş. Bir gün kalkmış, gök kralına misafirliğe gitmiş. Sarayın kapısına varınca, gürültüler, patırtılar duymuş. Kapıdaki nöbetçiye, “bunların ne olduğunu” sormuş.

Nöbetçi:
― Ne olacak, demiş. Mevsim kardeşlerin gürültüsü. İkisi kız, ikisi oğlan dört yaramaz çocuk var. Kavga edip duruyorlar.

Toprak Ana :
― Onları bana gönderin, demiş. Ben yalnızım, biraz da benimle otursunlar.

Nöbetçi Toprak Ananın isteğini krala söylemiş. Kral da “Peki” demiş. Toprak Ana bunun üzerine evine dönmüş, mevsim kardeşleri beklemeye başlamış.

Önce en küçük kardeş gelmiş. Pembe, beyaz saçlı, güzel bir çocukmuş. Toprak Anaya :
― Benim adım İlkbahar, demiş. Size ufak bir armağan getirdim.

İlkbahar, çantasını açmış, çantasından tomurcuklanmış dallar, renk renk çiçek demetleri, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar çıkarmış.

Çok geçmeden ikinci kardeş gelmiş. Tombul, kırmızı yanaklı bir kızmış. Adı da Yaz’mış. Kardeşine :
― Haydi çekil bakalım, bak, ben geldim, demiş. Sonra po da çantasından çilek, kiraz, şeftali, erik gibi meyveler çıkarmış, bunları Toprak Anaya sunmuş.

Derken üçüncü kardeş gelmiş. Sarı sapsarı bir çocukmuş. Toprak Ana’ya :
― Ben sonbaharım demiş. Yalnızlığı, sessizliği çok severim, demiş. Sonra da kuşları kovmuş, her yeri sarıya boyamış. Ortalığa bir sessizlik çökmüş. Tam bu sırada dördüncü kardeş gelmiş. Çiçekleri, meyveleri dağıtmış, cebinden beyaz bir su çıkarmış, bu suyla her yeri beyaza boyamış. Bir yandan da :

― Benim adım kış, benim adım kış diye bağırıyormuş.

Dört kardeş de Toprak Ananın evinden gitmek istememiş. Kavgaya tutuşmuşlar. Ortalık alt üst olmuş. Toprak Ana kızmış :
― Beni dinleyin, demiş. Ya sırayla gelin, evimde üçer ay misafir kalın, ya da çekilip gidin. Hepinizi birlikte istemiyorum.

― Bunun üzerine mevsim kardeşler düşünmüşler. Aralarında anlaşıp Toprak Anaya, “peki” demişler. İşte o günden beri sırayla geliyor, Toprak Anada üçer ay misafir kalıyorlar.
avdanc nickli üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile cevapla
Okunmamış 01-07-2011, 21:16   #8
SDC
SDC nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
 
Sevtap Dilek Çimen
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 715
Alıntı:
SDC nickli üyeden alıntı Mesajı göster
Uygun bir başlık oluşuncaya kadar Cafe ye gelenler okusun diye burada açtım başlığı

Hep off road, sırf off road olmaz...
İki yıl önce böyle yazmışım, hala aynı fikirdeyim

Malum yaz geldi, geziler azalacak. Bu başlığı biraz canlandırmak lazım

Benim de araçlarla ilgili yazacak çok şeyim yok zaten, La Fontaine'den masallara devam

Konu SDC tarafından (01-07-2011 saat 21:27 ) değiştirilmiştir.
SDC nickli üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile cevapla
Okunmamış 02-07-2011, 03:10   #9
SDC
SDC nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
 
Sevtap Dilek Çimen
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 715
Leonardo da Vinci; "Son Akşam Yemeği" isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı...

İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı...

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.

Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu farketti.

Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.
Aradan üç yıl geçti. "Son Akşam Yemeği" neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı...

Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.

Günlerce aradıktan sonra Leonardo; vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.

Leonardo; yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi. Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler.

Zavallı başına gelenleri anlayamamıştı.
Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu...
Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş; gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi : 'ben bu resmi daha önce gördüm...'

'Ne zaman?' diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı...

'Üç yıl önce' dedi adam...
'Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce...
O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum.
Pek çok hayalim vardı.
Bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...'

İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır...
Herşey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...

Paulo Coelho
SDC nickli üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile cevapla
Okunmamış 05-07-2011, 21:10   #10
SDC
SDC nickli üyeye ait kullanıcı resmi (Avatar)
 
Sevtap Dilek Çimen
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 715
Yine Paulo Coelho
Ama bu kez "Şeytan ve Genç Kadın" adlı romanından alıntı...

..."Yolları oldukça uzunmuş, yokuş yukarı gidiyorlarmış, güneş yakıcıymış, ter içinde kalmışlar, susamışlar. Bir dönemecin ardında harika bir mermer kapı görmüşler; kapı, ortasında bir çeşme bulunan altın döşeli bir meydana açılıyormuş, çeşmeden berrak bir su akıyormuş. Yolcu kapıdaki bekçiye dönmüş,
'İyi günler.'
'İyi günler,' diye yanıt vermiş bekçi.
'Burası harika bir yer, adı ne?'
'Burası cennet.'
'Ne iyi, cennete gelmişiz, çünkü çok susadık.'
'İçeri girip dilediğiniz kadar su içebilirsiniz', demiş bekçi ve eliyle çeşmeyi gostermiş.
'Atımla köpeğim de susadılar.'
'Kusura bakmayın,' demiş bekçi. 'Buraya hayvanlar giremez.'

Yolcu çok üzülmüş, cok susamışmış, ama suyu tek başına içmek istemiyormuş. Bekçiye teşekkür edip yoluna devam etmiş. Epeyce bir süre yamaç yukari gittikten sonra eski görünümlü, küçük bir kapıya varmışlar, kapı iki yanı ağaçlıklı toprak bir yola açılıyormuş.
Agaçlardan birinin altında, şapkasını alnına indirmiş, uyur gibi yatan bir adam varmış.
'İyi günler,' demiş yolcu.
Adam başını sallamış.
'Atım, köpeğim ve ben çok susadık.'
'Şurada taşların arasında bir pınar var,' diyen adam eliyle orayı işaret etmiş. İstediğiniz kadar su içebilirsiniz.'
Yolcu, atı ve köpeği pınara gidip susuzluklarını gidermişler.
Yolcu bekçiye teşekkür etmiş.
'İstediğiniz zaman yine gelebilirsiniz,' demiş bekçi.
'Buranın adı ne?'
'Cennet.'
'Cennet mi? Ama mermer kapıdaki bekçi bana orasının cennet oldugunu söyledi.'
'Orası cennet değil cehennemdi.'
Yolcunun aklı karışmış 'Sizin adınızı kullanmalarina niye izin veriyorsunuz? Yanlış bilgi vermeleri büyük karışıklığa neden olur!'
'Hiç de değil. Aslında onlar bize büyük bir iyilikte bulunuyorlar. En iyi dostlarına sırt çevirenlerin hepsi orada kalıyor çünkü"...
SDC nickli üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile cevapla
 
Cevapla

Bookmarks


Konuyu toplam 1 üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu açma yetkiniz yok
Cevap yazma yetkiniz yok
Eklenti yükleme yetkiniz yok
Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok

BB Kodu Açık
Smilieler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Açık

Hızlı erişim